Elvedalar hep hüzünlü olur. İnsanın yüreğine oturur ayrılık, gözünde tuzlu gözyaş bırakır. Özlem ve hasret duygusu depreştirir insanda, elvedalar. Gideceğini bile bile “hoş geldin!” demektir, çaresizce. Sayılı günler çabuk geçer, bu defa “güle güle” diyerek bağırırsın arkasından, yeniden sana geleceğini bilerek.
Buyurun işte, yepyeni bir vedaya hazırlanıyoruz. On bir ayın sultanını uğurlarken yüreğimiz buruk, kalplerimizde gam! Sanki bütün Müslümanlar, Kulube-i Ahzan’a toplanmış! Hüzün sarmış dört bir yanımızı. Kederliyiz fakat vakur duruşumuzdan taviz vermeyiz. Rahmet ve mağfiretin yağdığı Ramazan Şerif’i, önümüzdeki yıl tekrar kapılarda karşılayacak, ona her zaman olduğu gibi “Hoş Geldin!” gülüşlerimizi sunacağız.
Burada bir virgül koyalım, asıl konuşulması gereken mevzulara gelelim. Malum Ramazan’ın son günlerinde, içeriği kallavi cümlelerle bezenmiş konuşmalar duymak, bir müddet sonra kulaklara pelesenk olur. “Ellerini açmış af dileyen hocanın gözünde beliren dolar işareti neden gözümü alıyor?” diye sordu, canlı yayındaki başörtülü abla. Bir Ramazan konuşulacak suale cevap verdi, şatafatlı koltuğuna kurulmuş hoca: “Şeytan seninle çok uğraşıyoruz evladım!”
Bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ni barındıran Ramazan’ı geride bırakmanın deruni acısını yaşıyorum. Garip-gurebanın sofrasında bağdaş kurma hayalleriyle beklediğim Ramazan, yine ellerimden kayıyor, sessiz sedasız. Şeytanların bağlandığı bu ay, dedikodularıma sarıldım, hem de hiç bırakmayacakmışçasına. Güneşin altında 15-16 saat aç kaldığımı sandı herkes ama ara öğün olarak ölmüş kardeşimin etini yemek, midemi rahatlattı. Güneşin altında “su!su!” diye inledim, kimseye çaktırmadım.
Sigarasızlık vurmaya başlayınca kafama, ilk kırmızı ışıkta içimi boşalttım. İnsan küfür ederek kafasını dağıtıyor. Bazı zamanlar araçlardan iniyoruz. “Niyetliyim! Gelme bak üzerime!” diklenmesiyle, yürüyorum karşımdakine. Ne yapayım, oruç tutarken asabi oluyorum, kontrol edemiyorum kendimi.
Hoca okuyunca akşam ezanını, aslan gidiyor bir kuş geliyor içime. Rahatlıyorum. Arkası kesilmeyen yemeklerin ardından karnımı ovuştururken, feysbukta gördüğüm Afrikalı çocuklardan bahsetmek iyi oluyor. Çoğunun su bulamadığından, az bir gıdayla iftar ve sahuru geçirdiklerinden bahsediyorum. Sanki bu, bir nevi Ramazan ritüeli! Afrikalı çocuklar, masa etrafında toplanan bizlerin gözlerini dolduruyor. Birkaç saniye sessizlik sonunda tatlılarımız geldiğinde, gır gır ve şamatanın yine dibine vuruyoruz. Önce bir porsiyon kadayıfı götürüyorum, ardından gelen supangle’yi. İnanmazsınız, Supangle’siz yapamıyorum.
İftar sonrası nargile kafelerde takılmak içime huzur veriyor? Elma-nane benim vazgeçilmezim… Sahura kadar arkadaşlarla oturuyoruz. İstanbul seçimlerini konuşuyoruz, Galatasaray’ın şampiyonluğunu, Türkiye’nin nasıl dünya devi olacağını ve pek tabi din meselelerini… Vaktin hızlıca ilerlediğinden bihaberiz. Kimi zaman, kendimi okey masasında ıstakaya taş dizerken buluyorum. Sahura kadar altı okey vurmuşluğum var. İkinci el kırmızı dördü yürüttüğümü hala bilmiyorlar.
Huzur… Bereket… Rahmet… Sükûnet… Arada bunları da düşünmüyor değilim. Müslümanım Elhamdülillah. Namazlarım aksıyor ama Kadir Gecesine ne kaldı şurada? Bizim mahallenin camisinde yirmi rekât teraviyi kıldığımda hepsini temizlerim evelAllah. Ramazan demişken aklıma geldi. Geçen gün arkadaşım, “Zayıflamışsın oğlum!” deyince, heyecanla şu cevabı verdim: “Lan 4-5 kilo verdim herhalde! Bu sene tatile fit vücudumla gideceğim. Hem güzelce yanarız. Ne dersin?”